Gecikmiş bir Çiçekleşme!

2014-01-04 15:26:00
Kolay mı öyle, aynı yastığa baş koyup, sonra da iki gün de “hadi eyvallah!” demek? Nereye, kime, nasıl, ne sebeple, neden, hangi hakla, azıcık kızdığınız da, sinirlerinize hakim olamayıp karşınızdakine sesinizi yükseltip de, bağırıp, çağırıp, belki bir kalbi kırıp da, “çekip gitmek”ler ne kolay olmuş günümüz de değil mi? Ne kadar kolay, ne kadar basit ve ne kadar hızla, en ufak bir kızgınlıkta, kapıyı vurup çıkmak, gitmek… Nereye? 

 
Yazının başlığını “Çiçekleşme” koydum, evet gecikmişte olsalar aynı yastığa baş koymuş iki insanın, yanı karı ve kocanın karşılıklı olarak birbirlerine çok gösterişli olmasa da, elde uzaktan pek gözükmese de verdikleri ufacık yayla çiçeklerini kastediyordum. Faik Okumuş, Salmangas’ın zirvesinde oturup, şöyle bir geriye dönüp bakınıyor. Tekrar dönüyor yine bakıyor ama tekrar tekrar dönüp, somarova’ya, Menge’ye, Tornoviye, Zilfo’ya bakıyor. Her bakışından sona başını öne eğiyor, kısa bir süre sonra tekrar kaldırıyor kafasını ve bu kez Gıtova’ya bakıyor, Balahor yaylasına bakıyor uzun uzun, eşinin kılmakta olduğu namazın bitmesini bekliyor. 
On evlat sahibi, ama yaşları artık kemale ermiş iki insanın, birilerinin zorlamasıyla değil de kalplerinin sesi ile elli iki yıllık birlikteliklerinde bir ilki, yani birbirlerine ufacık yayla çiçeklerini veriyor olmalarını görmek, duygulandırıyor en büyük erkek evlatlarını. İki çocuklarını birlikte defnetmişler yıllar öncesinde, şimdi sekiz çocukları var ama o çocukları bile bugüne değin görmemişlerdi bu çiçekleşmeyi. Günay’dan sonra doğan Nuray ve Gülay, fazla yaşayamamış, vefat etmişlerdi çünkü.

 
On çocuk annesi Şehriye ile Faik Okumuş’tan söz ediyorum. Faik abi dediğim 81 yaşında, şehriye abla ise 68 yaşındaki hayat arkadaşı. Bilenler bilir Karadeniz’de eskilerden öyle aşk-meşk işlerinin çok saygı değer bir durum olmadığını, “ben şu kızı alırım” mantığının hakim olduğunu, “almazsam adam değilim”ci bir inatçılığın hüküm sürdüğünü, sevdanın sadece geçerli kuralının “erkek severse”ye sığdırıldığı bir Dünya’dan ibaretti. Gerçi günümüzde de bu mantığın hala devam ettiği gerçeğini göz ardı etmiyoruz elbette, bunu bir geleneksel algı kabullenenler var ne yazık ki. Ve yine bilenler bilirler, Karadeniz’de bir eş sahibi olduysanız, onun geniş aile içinde sizi, sizin dışınızda kayınpeder, kayınvalide (Kaynana, kaynata), elti, görümce, kayın ve kayın çocuklarını memnun etmesi gerekirdi. Yani, bir eve gelin gidildiğin de sadece eş değildi size karışan, o evde kimler yaşıyorduysa onlara karşı da yükümlülükleriniz vardı. Kısaca, geniş aile evinde   gelin olanın vay haline durumları vardı! 

 
Şehriye abla, yarım yüzyıl olmuş evliliğinin başlangıcını anlatırken hem gülüyor, hem karşısındaki gelini ve torunundan çekiniyor, hem oğlunun yanında mahcup bir edayla, “Biz oğlanveren’in aşağısın da, Balahor’un yukarı tarafında Şaban dayının çayırların da Atike abla ve Mine ile  ekin biçiyorduk. Bir baktım bizim ki dereden karşıya geçti, bize doğru geliyor. Elimdeki orağı fırlattım buna, sol cebinde ayna varmış, orak aynanın üstüne vurmuş ve kırılmış, ona bir şey olmadı. Ayna olmasaydı, yaralanırdı. Oradan beni alıp götürdüler.(kaçırdılar). Benim gelişim öyle” diyor, tam bu sırada oğlu devreye giriyor, “fazla konuşma, yazılacak” diye uyarıyor. Şehriye abla, “Hemi, hemi, o zaman susayım” diyor ve susuyor kısa bir süre. Farklı sorularla konuşturma çabamız daha fazla fayda etmiyor. 

 
 Kaynanası (kayınvalidesi)  ile 7 yıl birlikte yaşıyabiliyor ve bir kaza sonucu kaynanasını kaybediyor. Eşini kaybetmiş Kayınpederi ile 36 yıl aynı çatı altında kalıyor, çocuklar büyüyüp, gelişinceye kadar. Bir ayakları Trabzon’da ise diğer ayakları yaz aylarında Bayburt oluyordu ve her iki tarafın yükünü ister istemez sırtlamak zorunda kalıyor, çocukların yanında büyükbaş hayvanlar ve kalabalık bir ailede yaşanabilecek mutluluğu artık varın siz düşünün. O eski yıllarda gidilen yollara düşüyorlar bu kez araçla, yaya gittikleri yolları arşınlarken, zaman zaman durakladıkları yerlerde hem dinleniyor, hem de geçmiş anılarını belki tazeliyorlardı hafızalarında. Faik ağabeyin mesela Salmangas sırtlarında verdiği pozlardaki düşünce hali, o geçmiş yarım yüzyılın belki bir anda gözünün önünden kısa metrajlı bir film gibi geçişiydi. Öyle olmalı ki, burada oğluna, “annen namazını tamamlayınca bize fotoğraf çekersin” diye tembihliyor ve sonra da gidiyor o fotoğraflar da bile pek gözükmeyen küçücük te olsa 2 bin 280 rakımlı tepe de yetişen çiçeklerden topluyor. Eşi namazını tamamladığında da eşinin yanına gidiyor ve o topladığı yayla çiçeklerini bir buket verir ağırlığında 52 yıllık ömür arkadaşına veriyor. Onun bu çiçeklerine eşi de aynı tarzdaki mavi yayla çiçekleri ile karşılık veriyor. Bu tablo, 48 yaşındaki oğlunun önünde ilk kez yaşanılan bir sahne tabi. Bu fotoğrafları gösterirken, “80 yıllık bir fotoğraf” diye nitelendiriyor bu tabloyu o evlat işte......................yazının devamı için tıklayınız

7
0
0
Yorum Yaz